2012 Modeller

2012 Modeller hakkında teknik dökumanlar, fotoğraflar, testler, incelemeler, öneriler, görüşler…

Aksesuarlar

Motosiklet için tüm akesuar tanıtımları, incelemeler, teknik bilgiler, fiyatlar….

Bakım-Onarım

Motosikletlerimiz de bakım ve ilgi ister. Teknik yada Görsel Bakımlar, değişim, tamirat vb.

Eğitim

Motosiklet eğitimi için makaleler, ipuçları, sürüş teknikleri, ilk yardım vb. konular

MotorSporları

MotoGP, SuperBike, TMF Yarışları, Mahalli Yarışlar, haberler, sonuçlar hakkında bilgiler

Ana Sayfa » Genel, Gezi, Haber verelim dedik

Gezi Raporu : TransToros 2009

Bu yazı toplamda 2.955 kez, bugün ise 1 kez okunmuştur.
Gönderen: Tarih: Cuma, 16 Temmuz 2010Yorum Yok

my333664042

Niyetimiz Niğde’den-Antalya’ya Torosları mümkün olabildiği kadar yükseklerden motorlarımız ile geçmek (yaklaşık 1.000 km). Benzin ikmalleri dışında asfalta inmemek.

Bunun için daha önce off-road çalışmaları yapmış İstanbul’dan 6, Adana’dan 2, Antalya’dan 1 kişi olmak üzere 9 kişilik bir ekibiz. Sonradan katılan Hollanda’lı misafirimiz ile 10 kişi olduk.

Rotamız yaklaşık şöyle birşey;

 

TransToros 2009 : 01-09 Ağustos 2009 

İçeceklerinizi alıp, koltuklarınıza yaslanın, maceramız başlıyor…
1.gün : 01.08.2009

Motoru dükkanda kapalı ortamda bırakma şansım olduğundan bir gün önce akşam yüklemiştim. Yükleme işlemi bittiğinde oluşan bagaj boyutu beni ürküttü.

Sert arazi şartlarında gideceğimiz rotaya göre bu yük çok fazlaydı. Neyi almayabilirim diye düşündüysemde bilemedim. Hem kampçılıkta acemiydim hem gidilecek rotanın durumunu bilmiyordum. Eskilerden dinlediklerimizden fazla etkilenmiş olduğumu, çok fazla gereksiz eşya aldığımı daha sonra anlayacaktım.

Yolculuk boyunca yağmur ihtimaline karşı ekstra tedbir olsun diye bütün çantalarımı çöp poşetine geçirdim. Görüntü çok kötü oldu farkındayım

Motorun yüklü hali ;

 

 

Bütün gece bu yükü nasıl azaltırım diye düşündüm, rüyamda bile
Yol arkadaşlarımdan Mehmet’i arayarak durumu ve endişelerimi aktardım. O da benzer haldeymiş ama yan çantaları olduğundan yükü çok fazla havaleli olmamış. İstersen benim çadırda beraber kalırız dediğinde “oh be bir eşyam azalacak” diye sevinip yattım.

Ertesi gün hareket etmeden önce bagajları tekrar düzenlemem gerekeceğinden erken kalkıp tüm bagajı boşalttım, çadırı ayırdım, tekrar yükledim.

Eh işte azbuçuk küçüldü yüküm. (pek birşey değişmedi mi ne?)

 

 

Sabah 09:00 da TEM Opet’te buluşmak üzere çıkıyorum.
Güzel karım beni yolcu ederken son bir kare alıyor;

 

 

Buluşma yerimize bizi yolcu etmeye gelen Mert, Hulusi ve Haldun abiyi görünce keyfimiz arttı.

 

 

Cem son akşam Navigasyonundaki taslak rotayı kaybedince gece uyumamış, rotayı tekrar hazırlamaya çalışmış. Dolayısı ile sabah 45 dk. geç geldi. Durumu öğrenince anlayışla karşıladık, boşver yol bizi götürür dedik.
İstanbul grubu hareket etmeden önce ;

Soldan sağa : Cem, Ufuk, Murat, Aydın (ben), Mehmet, Selim.

 

 

Bu akşam varmayı planladığımız yer Aksaray Ihlara vadisi. Adana ve Antalya ekibi ile orada buluşacak, ertesi gün (Pazar) hep beraber dağlara tırmanmaya başlayacağız.
Selim’in yarım asırlık motoru emniyet açısından max.120 km/sa gidebildiğinden çok hızlı gitmeyeceğiz, zaten yolumuz da çok uzun değil, akşama rahat rahat varırız.

Selim’in motoruna yarım asırlık dedik ama uçak kokpit’i gibi baksanıza;

 

 

Benzin molaları sırasında kendimizi de doyuruyoruz.

 

 

Yemeğin öyle güzel göründüğüne bakmayın, buz gibiydi.

 

 

Saat 17:00 gibi Tuz Gölü’nün kıyısına vardık.
Bembeyaz bir düzlük, nasıl güzel. İnsanın gidip yakından bakası geliyor. Ancak zemini bilmiyoruz, sert mi? yumuşak mı? batar mı?
Yürüyerek gidilecek gibi değil, çok uzak. Uzak değilse bile biz motorcular yürümeyi sevmeyiz, motor giderse gideriz, o kadar.

Bir süre bakındıktan sonra en deli kişi olan ben basıyorum dalıyorum beyazlığa..

 

 

 

 

 

Arkamdan da diğerleri…

 

 

Zemin başlarda sert. Ağır yüküm sebebi ile kontrollü gidiyorum. Hafif hafif batıyor ama yürüdükçe sorun değil.

 

 

 

 

 

 

 

 

Dümdüz zeminde bizim tekerlerin açtığı izlerden başka hiçbir iz yok, karda iz açmak gibi keyifle izler çıkarıyoruz tuzların üstünde.

 

 

 

 

 

 

 

 

Sonsuz bir beyazlıkta, dümdüz bir zeminde şuursuzca dolaşıyoruz. Keyfimiz yerinde, çığlıklar atıyor, şakalaşıyoruz.

 

 

 

 

 

 

 

 

Şımardık!
İyice azdık. Ufuğa doğru gidiyoruz.. Sonumuz hayır ola!

 

 

 

 

 

Zemin yumuşamaya, beyaz tuz katmanının altından yumuşak çamur görünmeye başladı, ancak biz ısrarla ufuğa doğru gidiyoruz.
Nereye gidiyosak?

 

 

Zemin yumuşadı diyorum, çok fazla gitmeyelim, dönelim diyorum…
Ama kime diyorum, herkes keyfin doruklarında, birbirine bakıp devam ediyor..

 

 

 

 

 

Navigasyon cihazıma göre biz çoktan batmış olmalıyız, zira cihaz bizi suyun içinde gösteriyor.
Resmen gölün içindesiniz diyor, ne işiniz var orda kara taşıtıyla diyor.

 

 

Ve beklenen son.
Herkes aynı anda durmuş, batan tekerine bakıyor.
Zaten duran batıyor. Akıllı davranıp durmadan giden bir arkadaşımız tee uzaklarda, o yırtmış…

 

 

Boşuna çırpınma Selim…

 

 

Benim gibi tadına var..

 

 

İşin kötü yanı motoru bırakamıyosunuz.
Yan ayak yumuşak zeminde batıyor. Arkanı döndüğünde motoru şöyle buluyosun;

 

 

Akıllanıp şöyle bırakırsan olur;

 

 

Bilgi :
İlerleyen günlerde Hollanda’lı dostumuzda gördüm, 20×20 ebadında bir sac (yada paslanmaz) parçasını tanküstü çantadaki haritanın altından çıkarıp koyuveriyor bu tür zeminlerde ayağın altına. Namussuza bak, iyi fikir..
Hem yer işgal etmez hem motordan inmeden alıp kullanabileceğin yerde.
Taklit edilecek!
Bir süre birbirimizn haline güldükten sonra arkadaşlar sağolsun el atıverdiler de motoru battığı yerden çıkarıp yürütmeye başladık.

 

 

Ben dönüyorum abi, daha fazla maceraya giremiycem..

 

 

 

 

 

Motorum yürümeye başladığı anda bir daha durmadan (durduğum an batacağımı biliyorum artık) sert zemine kadar gittim.

 

 

Durup geriye baktığımda bizimkileri ufukta gördüm. Kalanlara yardım etmek için o kadar yolu geri yürümem gerekti.
Olamaz!
Bir süre bekleyip gelemezlerse gitmeye karar verdim. Umarım oradaki ekip halledebilir.

 

 

Neyse ki gelmeye başladılar..

 

 

Azcık çamur olmuşlar ittirirken ama olsun..

 

 

Asfalta çıkıp toplandık.
Tekerlerimiz ve etrafı tuz-çamur karışımı ile dolmuş halde bagajları düzeltip yola devam ettik.

 

 

İlginç bir anımı aktarayım;
Tuz gölünde tepiştikten sonra biraz ileride Akrasay civarında moladayız.
Tek başına seyahat eden bir yabancı geldi.
Motoruyla yavaşlamadan direk duvar kenarına yaklaşıp durdu, yan ayağı açmadan motoru duvara yaslayıp bıraktı.
Gemi misali yanlarında lastikler var nede olsa. Artize bak 3 yedek lastik ile nereye gidiyor ki dedik.

 

 

 

 

 

Bir süre sonra yanımıza geldi. Her dilden anlayan arkadaşlar direk muhabbete girmek üzere konuşmaya başladılarsa da adam el kol işaretleriyle bize duyma-konuşma engelli olduğunu anlattı.
Şakamı yapıyor falan diyip birbirimize baktık.

Sonra parmağıyla birşeyler yazıp ne taraf gibi sordu. Anlamadık, bizden kalem kağıt isteyip yolunu sorduğu yerin adını yazdı : “Africa

Yuh! Kadıköy ne taraf der gibi, adam Afrika ne tarafta diye soruyo.

Gülermisin, takdirmi edersin; aha bu taraf diye elimizle yönü gösterdik şaka yollu.

Sonra bir harita açıp adama Adana üzerinden sınır çıkışına kadarki rotayı parmakla gösterdik. Notlarını aldı, teşekkür etti (işaretle) ve bastı gitti.

 

 

 

 

 

Adam nereden geliyodu şimdi unuttum ama Avrupa’nın Kuzey’inden biryerlerden Africa’nın Güney’ine doğru gidiyormuş. Tek başına ve konuşma engelli.
Cesaretine hayran oldum. Konuşamayan ve duyamayan biri, tek başına. Başına birşey gelse ne derdini anlatabilir ne yardım edecek bir yakını var yanında.
Helal olsun!

Hani yola çıkmadan önce Mehmet kendi çadırında beraber kalırız demişti ya, vazgeçti
Arkadaşların dolmuşuna gelip herkes kendi çadırında kalsın diye karar verilip beni daha illk gün açıkta bıraktılar
Neyse ki henüz akşam olmamıştı
Bunların şakası belli olmaz ben tedbirimi alayım deyip mola yerinden ayrılırken biraz ilerideki Aksaray’da çadır bakmaya karar verdim. Ucuz yollu bi çadır alayım yanımda dursun dedim.

Zümo (navigasyon cihazım) abiye en yakın Carrefour nerde? diye sorduğumda Aksaray’da olduğunu söyledi (şükür ki oralarda da Carrefour varmış)

Arkadaşlardan varış yeri (Ihlara Vadisi) koordinatını alıp erken kalkıp, siz gidin ben çadır alıp geliyorum, nasılsa Zümo var, götürür beni dedim.

Zümo abinin tarif ettiği şekilde bi sağ bi sol kapısına kadar getirdi Carrefour’un. Valla billa.
Sonraki anlarımdan hiçbirinde zümo beni hiçbir zaman doğru götürmedi, belirteyim.

Carrefour dediğim bizim bakkal kadar biyer. İnşallah çadır vardır diyip girdim. İnanmayacaksınız vardı!
2 adet kalmış. tanesi 9,90 TL. Birini aldım, motorun heryerine parmak sokan kalabalığı yararak atladığım gibi Zümo abinin tarifine uyarak Ihlara Vadisine gidiyorum.

Tuz gölünde fazla oyalandığımızdan havada artık kararmaya başladı.

Yer-yurt bilmeyen yol özürlüsü ben Zümo abiye güveniyorum. Git diyo gidiyorum, sola dön diyo dönüyorum, sağa dön diyo dönüyorum. laf dinliyorum, rotayı yorumlayacak yol bilgim yok, ne dese eyvalla. Yeterki götürsün sonunda.

Bi çevre yoluna çıkardı gidiyoruz, züma abiyle sohbet ede ede. Pek konuşkan değil, arada “biraz ilerde sol şeride geçiniz, bulunduğunuz şeritte kalınız” falan diyo. Geyik yok yani.

Ortada refüj olan bir çevre yolundayız. Biraz sonra sola döneceksiniz dedi, yavaşladım. Sola dönün dedi. Oha! ne solu olm orda giriş yokki, bariyer var. Hem sol tarafta yol da yok, giderken gördüğüm kadarıyla ya bir dere yada bir demiryolu gibi birşey vardı orada.

Zümonun bildiği birşey vardır heralde diye birkaç on km ilerde bir ara bulup U dönüşü yaptım. Zaten bu arada paso yanlış yoldasınız U dönüşü yapınız diyip durdu.

Gittim o dediği yerde durdum. Bir patikadan başka birşey değil. traktör yolu gibi bişi. Alla alla. yav burası yol olamaz heralde ama başka rotada demiyo, taktı illa oraya gir kırmiim bacaanı diyo.

Zümo’dan iyimi bilicem diye laf dinleyip daldım, devam ediyorum köy gibi birşeylere rastladım ama kimse yok, köpeklerden kaçıp zümoyu dinliyorum saçma sapan kavşaklarda bi sağa bi sola dalıyorum. bazen yol bitiyo geri dönüp kavşaktaki diğer yola giriyorum. Issız ve karanlık bir ortam, etrafta insan yok ben nerdeyim bilmiyorum, çok zevkli.

Saatlleri bulan bir süre hendekler, dağlar tepeler geçtim ve nihayet asfalt benzeri bi yerlere çıktım. Kavşakta tabela var, Ihlara vadisi solu gösteriyo. Ama Zümo sağ diyo. Al buyur.

ZÜmoya güvenim kalmadı ama tabelayı takip etmeye gözüm yemiyo ya sonra tabela bulamazsam.

Dur dedim tabelanın gösterdiği tarafa gideyim zümo abi o tarafa göre alternatif rotayı söyler zate ndedim, soldan yürüdüm. Git git zümo baarıyo “yanlış yoldasın U dönüşü yap, laf dinle” diye. Hay anassını.. Tamam lanet olsun şunu dinleyeyim dedim döndüm dediği yere girdim pis pis gülümsedimi ne?

Yok abi hiç bir ibare yok Ihlara ile ilgili, gene ıssız sakin bi yollar, orman yolu v.s.

Artık yoruldum da.. Saat oldu 21:00

Telefonlarda çekmiyo birçok yerde. Neyse bi yerde telefonum çaldı, arayan Cem. Heyecanla durumu anlattım, kayboldum olm gelemiyorum dedim. O dabiraz tarif etti ve telefonun oturdukları yerde çekmediğini, şimdi tepeye çıkıp konuştuğunu, yemeğe ineceğini söyledi. Ohh suyundan da koy.

Kaybolduğum yetmiyo, telefon irtibatımda kesildi. Artık orayı bulana kadar ekibe ulaşamıycam.

Dönünce ilk işim Zümo’yu satıcam! (ve dönünce sattım)

Bir insan gördüm, Allahım şükürler olsun. adresi sordum tarifi aldım ok gibi fırladım, sonra birkaç kişi daha gördüm, tarifi sordum fırladım. Ihlara vadisi Tabelasını ve bizimkilerin motorlarını gördüğümde oh be dedim.

Girdim, bizim ekip alemde.. yarasın..

Orada bizi bekleyen ekibin diğer üyeleri ile yemeğe oturdum.

Soldan sağa ;
Aydın, Ufuk, Murat, Selim, Osman (Adana), Dr.Mehmet (Adana), Cem, Mehmet, Dr.Oktay (Antalya)

 

 

Geç saatlere kadar muhabbet ettikten sonra yatmak üzere kalktık.
Çadırları nereye kuracağız diye aranıyoruz. Benim aklıma bi cinlik geldi;
Restoran sahibine gittim dedimki “abi sabah sen restoranı açmadan kalkmak ve toparlanmak üzere salonda uyku tulumlarımız ile yatabilirmiyiz” olur dedi.
Çadırla ne uğraşıcam, serdik salona uyku tulumlarını miss..

 

 

 

 

 

 

 

 

Bir kısmımız ısrarla dışarıda çadırlarında yattı.

 

 

 
 

 

2. Gün : 02.08.2009
Dün bizden önce buluşma yerine gelen arkadaşlar orada Hollandalı bir motorcu ile tanışmışlar. Bizim yapacağımız rotayı söyleyince adam bayılmış, tam ben,m aradığım gibi, ben de katılabilirmiyim demiş. Bizimkiler off-road deneyiminin şart olduğunu, zor yollar geçeceğimizi, riskli olabileceğini söylemiş. Deneyiminin olduğunu izin verirsek çok memnun olacağını söylemiş.
Biz de biraz burun kıvırarak, şimdi bi de bu adamla mı uğraşıcaz, becerebilirmi ki falan dedik ama olur verdik.

Sonraki günlerde bu arkadaşın hepimizden daha iyi olduğunu, onun bizi değil bizim onu yavaşlattığımızı, yardımlarıyla aştığımız yerleri onsuz nasıl yapardık dediğimizi göreceğiz.

Hollandalı dostumuzun adı Aoky. Söylenmesi zor olduğundan biz ona Ali adını koyduk. (Sol Başta)

 

 

Sabah erken kalkıp, salonunu işgal ettiğimiz restoranı boşaltmaya başladık.

 

 

Dün gece karanlıkta göremediğimiz manzaramız şöyleydi.
Ihlara Vadisi;

 

 

 

 

 

 

 

 

Yola çıkmadan önce Tuz Gölünde motorlarımıza yapışan tuzları yıkamamız gerekti, yoksa motorları çürütürdü.
Bahçedeki hortumla yıkama operasyonuna giriştik.

 

 

Sabah 05:30 gibi kalmamıza rağmen çıkışımız 09:00 u buldu.

 

 

Henüz tekerlerimiz toprak ile tanışmadı. Asfalttan gidiyoruz.

 

 

Şu karşıda gördüğünüz dağlara çıkacağız. Asfalttan bir süre seyrettik.
Bekle bizi geliyoruz..

 

 

Yerel halka yol soruyoruz. Etrafımıza toplaşan çocuklara kalem, silgi, şeker dağıtıyoruz.

 

 

Ve nihayet toprak yola girerek tırmanmaya başladık.
Yol çok bozuk değil, taş-toprak karışımı ancak sürekli meyil ve virajlar var.
Yüklü motorlarla hafif patinaj ederek tırmanırken virajı almak iyice zorlaşıyor.
Hani arada bir düzlük olsa soluklansak. Yok, bitmeyen bir tırmanış, bir sağ bir sol, hep yukarı.

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 
Durabildiğimiz yerde arkadan gelen arkadaşlara bakıyoruz.
Ardarda geliyorlar belli mesafelerle.
O da ne!

Fotoğrafta ortada gördüğünüz Dr.Mehmet paldır küldür düşüyor!

 

 

Zoom yapıp gördüğümüz ve telsizle aldığımız bilgi dahilinde Mehmet’te birşey yok.
Engebenin birinde kontrolü kaybetmiş ve düşmüş. kendisinde birşey yok ama motorda ummadığımız hasarlar var.
Yan çanta kırılmış/bükülmüş, sis farı kırılmış, yan silindir fena çizilmiş.

 

 

Arkasındaki arkadaşlar durup yardım ediyor, kaldırıyorlar, durum tespiti yapıyorlar.
Yürümesinde sorun olmadığını görüp devam ediyorlar.

 

 

Yanımıza geldiklerinde şöyle bir bakıyoruz.
Motor iyi dayak yemiş. Koruma demiri bile kırılmış. Yan çanta dağılmış, kapak durmuyor.
Biraz düzeltip bi düzlükte durmak üzere devam ediyoruz.

 

 

 

 

 

 

 

 

Bir düzlükte mola verip durumu inceliyor, sorunlar üzerinde konuşuyoruz.

 

 

Çantayı ittir kaktır biraz düzeltip iple bağladık onun işi tamam ama koruma demirinin kırılması sebebiyle sağ silindir taşa çarpmış ve derin çizilmiş hatta yırtılmış. Ufak ufak yağ sızdırıyor.
Bu bir sorun. Yanımızdaki yedek yağlarla takviye ede ede nereye kadar gidebilir ki.

Medeniyete ulaştığımız ilk noktada Dr.Mehmet’in ayrılması sözkonusu.

Cansıkıcı bir durum.

 

 

Yola devam edip 2950 mt. irtifada durup resim çektiriyoruz.

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Pozlara bak, sanki Everest’e tırmanmışız. Ama bizim için öyle. ~450 kg. motorlarla buralara kadar çıktık az mı?
Gerçi yolumuzun devamında 3100 mt. ye çıkacağız ama oranın manzarası bu kadar güzel değildi.

 

 

Şu Auky (Ali) sıcak ve iyi bir insan. Hemen kaynaşıyoruz. Şakalaşıyoruz.
Ben Türklerin sıcak ve samimi yüzünü göstermek üzere dalıyorum.

 

 

Sonra da bizi yanlış anlamasın diye kelini öpüyorum. Gülüşüyoruz.
Benim her dilde şaka yapma ve gülme kabiliyetim var, belirteyim.
Tırmanmaya devam ediyoruz. Yol gittikçe gevşek malzemeye dönmekte ve daha dikleşmekte.
Uff, sevimsiz…

 

 

 

 

 

E doğal olarak birileri motoru yatırıyor (ben dahil).

 

 

 

 

 

Düşe kalka zorla çıktığımız 3100 mt.lik zirvede yolumuzu kar kesiyor.
Ağustos ayındayız ve hala erimemiş. Erimeyi unutmuş

 

 

 

 

 

15-20 mt.lik bir genişliği olan buz kütlesini aşmak mümkün değil.

 

 

Bu zirveden geçip devam edecek yolumuz burada tıkandı.
Buzu nasıl aşarız, tartışıyoruz. Kürekle açılacak gibi değil zira buz hem sert hem çok derin.
Buzun üstünden gidebilirmiyiz diye bakıyoruz, meyil çok fazla ve aşağısı 500 metre uçurum. Allah korusun motor bi kayarsa tutamayız.
İplerle bağlayarak buzun üstünden geçmeyi düşündüysek te o kadar ağır motorları tutamayabileceğimizden endişe ettik.
Yolumuz bitmişti. Tek çare geri dönmek ve başka yerden rotanın yoluna girmekti.
Off ki off.
O kadar saat binbir zorlukla buralara tırman, düş-kalk, şimdi tekrar o yolu geri in.
Geriye doğru baktığımızda geldiğimiz yol ;

 

 

Geri dönüyoruz.

 

 

 

 

 

Deminki düşe kalka çıktığımız gevşek malzemeli yokuş kabus gibi.
Şükür vuuatsız indim.
Aşağıdaki resimde sağda görünen yoldan gelmiştik. İleride bir çatal oluyor, sol tarafa doğru bir yol daha gidiyordu. Şimdi o yolu deneyeceğiz.

Birazdan Soldaki göçer çadırının oraya inip mecburi mola vereceğiz. (inerken düşüp debriyaj maneti kırılan Murat’ı beklerken)

 

 

Çoban İbrahim amca ile tanışıyoruz.
Etrafında sürüsü. Sohbet ediyoruz.
Bu arada yukarıdan inen Muratın düşerek debrijay manetini kırdığını duyuyoruz telsiz anonsunda.
Biz de yayılıyoruz iyice, beklerken.

 

 

 

 

 

Gece gündüz dolaşırlarmış buralarda, soğuktan dudakları patlamış adamcağızın.
Benim balaklavayı verdim akşamları giy diye.

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Biz İbrahim amcayla muhabbet ederken yukarıda arkadaşlar debriyaj maneti ile boğuşmaktalar.
Aha ordalar..

 

 

Her işe yarayan kişi Aoky (Ali) işbaşında..

 

 

 

 

 

Nihayet işlem bitiyor ve yola devam ediyoruz.

 

 

 

 

 

 

 

 

Çetin bir yol, resimde görülmeyen hendek var.
Yokuş tırmanırken ve viraj alırken hendekten geçmek zor olabiliyor.

 

 

Kim demiş düştüğümü..
Resim için poz veriyorum.

 

 

Uzaklarda görünen o yola gidiyoruz.

 

 

 

 

 

Bu kadar yol kapanması bizi engellemiyor haliyle..

 

 

Ana! bir insan daha..
Bize nispet yapan 1 beygirlik motoruyla..

 

 

Arkadaşları bekliyoruz.

 

 

Tipe bak, ayarımız kaymış..
Oksijen eksikliği gülüşümüze yansıyor..

 

 

Bir süre gittikten sonra bir göçek yerleşimine daha rastlıyoruz.

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Bir süre sohbet ettikten sonra devam ediyoruz.

 

 

Bu arada saat 18:30 olmuş, hafif medeni bir sapağa geldik.
Murat ile Cem (geçen sene de gelen kişiler) harita üzerinde rotayı üzerinde konuşuyorlar.

Hedefimiz Kapuzbaşı Şelalesi imiş, orAda konaklayaacağız.

Murat diyor sağdan gidersek bir süre sonra asfalta çıkıyoruz 1 saate oraya varırız.
Cem diyor soldan gidelim bozuk ve belirsiz yol, orayıda keşfedelim.
O zaman çok geç kalırız denmesine aldırmayan Cem noktayı koyuyor, soldan belirsiz yoldan gidiyoruz.

İyi hadi dedik henüz başımıza gelecekleri bilmeden.

Laylaylom gidiyoruz, kah kötü kah iyi yollardan.

 

 

 

 

 

Akşam olmak üzere ve bıkkınlık var, biraz tempolu gidiyoruz. Artık durmak, botları çıkarmak, yemek yemek, popomuzu dinlendirmek istiyoruz.
Bütün gün düş-kalk ağır motorlarla zor yollarda hayli yorulduk.
Dolayısı ile risk te artmış halde.

Bir hendekte önümdeki Mehmet bir anda yerle bir oluyor, 180 derece dönüyor.

 

 

Body Armor giymeyen Mehmet’in göğsü ön cama çarptığı için biraz ağrısı var. Mont yeterince korumamış haliyle. Keşke Armor’u giyseydim diyor. (Sizlere de ders olsun)
Neyse ki birkaç gün ağrımasından başka sorun çıkmadı.

 

 

Şöyle bir yerde duruyoruz. Bi acaiplik yok

 

 

Siz öyle sanın.
Biraz sonra gelen Ufuk (yorgunluğun nasıl arttığına bir örnek daha) duruyor ve sol yana devriliyor. Garip bir şekilde.
Hemen yanındaki Osman ve motoruna yaslanıyor. Bunu beklemeyen Osman da sol tarafına düşüyor.
Sol taraf düz değil, kuru dere yatağı ve iyi meyilli.

Osman yuvarlanmaya başlıyor, biz bağrışıyoruz. Kayaların arasında kendi etrafında defalarca takla attıktan sonra bir kayaya çarparak duruyor neyse.

Şükür kaskı ve full koruması üzerinde.
Kaskı çıkarmış bekliyor olsaydı Allah korusun kafasında kesin birkaç yara olurdu.

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

İlk panik bitip Osman ayağa kalktığında birşeyi olmadığını duyunca rahatladık.
Sadece poposuna, ellerine dikenler batmış.

 

 

 

 

 

 

 

 

Vukuatsız atlattığımız olayın traji komikliğine gülüp şükredip, Osman’ın dikenlerini çıkarıp yola devam ediyoruz.
Bu arada saat olmuş 19:30

 

 

 

 

 

 

 

 

Git git varamadık bi türlü. Neredeyse şu Kapuzbaşı..

 

 

Yaw hava kararmak üzere.. sıkıldım artık..

 

 

 

Karardı işte. ve biz hala neredeyiz bilmiyoruz. ya da ben bilmiyorum.
Cem gayet sakin.
Benim iyice tadım kaçmış halde.
Bu kadar abartmaya ne gerek vardı, diğer kısa yoldan gitseydik te şu an dereye ayaklarımı sokmuş tok karnımla çay içiyor olsaydım ya.
Havanın karaması ile artık monoton bir sürüşe başladık. Kimse konuşmuyor, durmuyor, gülmüyor.
Farkına varmadığımız derecede tempomuz aşırı artmış halde. Virajlara girerken yanlaya yanlaya gittiğmizi çok net hatırlıyorum.

Ormandaki zifiri karanlığın içinde farlarımız yeterli kalmıyor. Virajları şaşırabiliyoruz, hızlı da gidiyoruz. Ani frenler ani dönmeler, sürekli ip üstündeyiz.
Kimse de yavaşlamıyor, öndekini kaybederse kalacağı korkusu ile stop farına yapışan yardırıyor. Öndekiler de arkadakiler itiyo diye yardırıyor.
Keşmekeş. Herkes şuursuzca basıyor. Bir an önce varmak için. Bıkkınlık had safhada.

Önümde Selim (farları iyi) arkamda Mehmet basıyorum. Aynamda arasıra mehmetin farını görüyorum ama aynaya dahi bakamıyorum. O kadar tempolu ve virajlı yollardayız. Yerlerde gevşek malzeme. Sürekli frenle arkayı kaydır, bırak yat viraja şeklindeyiz. Adrenalin fışkırıyor artık.

Arkamda Mehmetin farını görmesem umurumda değil durmam. durursam bidaha gidemem önümdekini kaybedersem. O derece sinirler gergin ve tatsız gidiyoruz bir türlü bitmeyen yollarda. (durmam kısmı abartı tabii ama lütfen kaybolma arkamdan diye yalvarıyorum içimden)

Nihayet saat 21:45 civarları vardık Kapuzbaşu Şelalesine.

Bitmiş haldeyiz.



 

 

 

 

 

Grubun tamamlanması 22:00 yi buldu.
Kalacak yer, yemek planlamasının ardından 23:30 da yemeğimize oturduk.
Sabah kahvaltısından beri yediğimiz ilk yemek. Öldük.

 

 

Ardından çadırları kurup toz içinde kalmış birkaç parçayı derede yıkadıktan sonra, dayanamayıp buz gibi olmasına aldırmadan kendimiz de yıkandık.
İyi geldi valla.
Yattık uyuduk.

3. gün : 03.08.2009

Dün gece ben gene cinlik yaparak park görevlisini ikna edip kulübenin içinde uyku tulumumla yattım.

Haa, unuttum anlatmayı;
Hani bizim arkadaşlar bana çadırlarında yer vermemiş ve ben de Aksaray’da Carrafour’dan çadır almıştım ya,
Dün gece kurmak üzere açtığımda 9,90 TL lik bir çadırdan ne beklenirse onunla karşılaştım. Daha çubuklarını birbirlerine takarken kırıldı. Tuttum attım.

Bütün gece şelalenin sesi ile uyudum. Aslında ses biraz fazlaydı, uykuma etti de diyebilirim.

Sabah kalktığımda gece görmediğim, bu ses nereden geliyo nasıl bi su var burada diye düşündüğüm şeyi gördüm;

Yaradana kurban olayım, dev bir taş kütlesinin ortasından su çıkıyor, hem de öyle böyle değil, bayağı bi debili.

Şu suyun çıktığı yere bakarmısınız..
Kaya abicim orası ya.. Nasıl yer yapmış, çıkmış.
Bunu gerisi nasıldır, kayanın içinde damar misali bir yolu mu vardır.. Nasıl merak ettim şimdi..

Arkadaşlar hazırlığını yaparken biz de gidip biraz ıslanalım dedik.

Yeterince ıslandık, hadi gidelim..

Ohooo, daha arkadaşların hazırlığı bitmemiş ki.. Saat 10:30 civarı..
Uzanalım bari..

Arkadaşlar ne mi yapyor?
durun anlatıcam..

Sabah 7 küsürlerde kalkıp, sallana sallana kahvaltı edip, dereyle oynaşıp, şelalelerde gökkuşağı kovalayıp oyalanarak saati 10 küsür yaptık.
Neyi mi bekliyoruz?

Selim dün akşam farketmiş çakmak girişine bağlı bi cihazına elektrik gelmiyomuş.
Onu yapmadan çıkmam şimdi içerde bi yerde kısadevre falan yapar iş açarım başıma dedi ve motoru sökmeye başladı.

Biri şunu tutsun, motoru nerdeyse şaseden ayıracak.

Alla alla bulamıyor, sorun yok görünüyor. Herşey normal. Nedir ki acaba sorun?
Niye elektik gelmez çakmağa bağlı alete..

“Önce basit düşün” derler abilerimiz..
Selim ki bizlerin ustasıdır, o da makro düşündü mikrodan önce..

O kadar zaman kaybettikten sonra farkedildi.
Sorun neymiş biliyomusunuz?
Çakmak girişine taktığı zavazingonun pimi içeri kaçmış. o kadar?
Motoru sökmeden önce o zavazingoya baksa görecek.

Sonra motoru tekrar toplamaya başladı.

Şükür henüz şanzımanı dağıtmamıştı.

Ardından sıra geldi dün dağa çıkarken düşen Dr.Mehmet’in motoruna.
Gündüz gözüyle olayı imceleyip yapılabilecek birşey varmı bakılacak, yoksa Doktoru geri postalayacağız.

İki mekanik ustası olaya el attı. Selim ve Aoky (Ali)

Sağ boxer’ın alt köşesindeki civatanın orası fena sürtmüş ve çatlamış. Yağ kaçırıyor. Dün paso yağ takviyesi yaparak gelmiştik.
Bu şekilde devam edemezdi, zaten yanımızda yağ da kalmamıştı.

Muhteşem kişi Aoky (bizi bu adamı Allah gönderdi) çantasından çelik yapıştırıcı çıkarıp olaya girişti. Hiçbirimizde böyle bir malzeme yok.
Bende yedek debriyaj balatası bile var ama çelik yapıştırıcı yok.
Gülmeyin gerçekten yanımda debriyaj balatası vardı, biter diye düşünüp korkudan almıştım. Sonra işime yaramayacağına kanaat getirip geri postaladım.

Miss gibi oldu valla.
5-10 dakkada da çelik gibi sertleşti.
Sonraki 7 gün hiçbirşey olmadı oraya.

Döndüğümde ilk iş bu tür çelik yapıştırıcı alıp çantama atmak oldu.

Sonraki günlerde birşeyler daha öğreneceğiz bu güzel Hollanda’lıdan.

Neydi hatırlayalım :
1- ~20×20 ebadında çelik levha, yan ayak altına koymak için.
2- Çelik yapıştırıcı
3- …. vakti geldiğinde söyliycem

Saat 12 ye gelmek üzere iken şükür hareket ediyoruz.

Bizim temel sorunumuz bu oldu hep. Bir türlü çıkamıyoruz, geç çıkıyoruz.
Bunun faturası da gece sürüşü olarak döndü bize. Fena..

Güzel tatlı toprak yollardan bi dağlara çıktık indik çıktık indik.
Bi ara bir araba ile karşılaştık. Renaul 12. lastiği patlamış yol ortasında duruyor. Stepnesi de yok.

Durup baktık ama yardım edecek bir şeyimiz yok.
Cep telefonu da çekmiyor ve oradan araç geçişi de herhalde 3-5 günde birdir.
Yahu ne adamlar.
4 tane kazma doluşmuş dökülmek üzere olan renoya, yanlarında yedek lastik bile yok. telefonların bile çekmediği Allah’ın dağlarına gidiyolar.
Al işte, şimdi düşünün ne halt edeceğinizi.
Yanından zorla geçerek devam ettik.
Yapabileceğimiz en fazla birilerini görürsek bilgi vermek.

Arada bi durup grubu topluyoruz.

Adını unuttum, bi medeniyete çıktık.
Böyle medeniyetlere çıktıkça benzin alıyoruz, zira birdaha ne zaman medeniyete ineceğimizi bizde bilmiyoruz.

Bu arada Murat dün kırılan debriyaj manetini hallettirdi. 5 TL ye çin malı bir motorun maneti uymuş, takmışlar. Miss…

Bi hastalığımızda şu; bi durmayagörelim, hemen yayılıyoruz, kalkmayı bilmiyoruz.

Saat olmuş 14:30 geldiğimiz yer şurası..

Zor bela kalkıp devam ediyoruz.

Dur söylemeden geçemeyeceğim; oradan kalkıp 1 km sonraki benzinliğe girdik, depoları doldurup devam edeceğiz. Orada bile soyunuldu, sigaralar yakıldı…
Kusucam..

Bir süre gittikten sonra bir kavşakta rota kontrolü için duruyoruz.
Hooop hemen soyunmaca..

Dondurmalar yendi, gazozlar içildi. Anca devam ettik.

Şu karşıdaki kanyona gidiyoruz..

Çok heyecanlı..

Bir süre asfalttan gittikten sonra..

Toprağa çıkıyoruz.

Tarihi bir demiryolu köprüsü. Biraz ilerisi Hacıkırı İstasyonu.

Yol sola doğru gidip şu karşıdaki kaya tünele giriyor ve köprünün sağına geçiyor.
Birazdan o tünelden geçeceğiz.

Köylüye yolu sorup buluyor ve köylülerin şaşkın bakışları eşliğinde yola dalıyoruz.
Neye şaşırdılar ki diye gülüp geçiyoruz birazdan başımıza gelecekleri bilmeden.

Yol keyifli, manzara güzel..

Aşağısı çok derin uçurum ama bize ne.. Yol düzgün, tatlı tatlı gidiyoruz.

Gülümsüyoruz.. keyifler iyi.. (henüz)

Yol azcık bozulmaya başladı. yuvarlak koca taşlar ve gevşek halde. hafif te iniş var.
Salakça bi taştan kayıp motoru yatırıveriyorum.

Sağ aynamın camı kırıldı.. çok sinirlendim çok..
Taşa denk geldi, çerçevede birşey yok ama kasmadan dolayı kırılmış..

Tamam boşver deyip devam ediyorum moral bozuk, virajı dönünce karşıma şu manzara çıkıyor.

Sağ tarafı da şöyle ;

 

 

 

Bu resım kucultulmustur.Gercek boyuta donmek ıcın tıklayın.480×640.
Uleeee…
Bu nasıl bir iniş.
Yol berbat taşlı, acaip gevşek. Bi de dik sormayın (resimden tam belli olmuyor)
Arka fren yetmiyo, sürükleniyo. Ön fren desteği lazım ama çok hassas. Zira oynak taşlardan dolayı ön hemen kayıveriyo ve hop yatırıveriyosun 450 kg.’ı.
O ara telsizden anonslar bağırıyo ” gelmeeyiiiin. yol çok bozuk. duruuuun bekleyiiin”
Aşağıdakiler yolun daha da moktan olduğunu rapor ediyolar, muhtemelen yattıkları yerden

Dönecek halimiz yok, devam edicez. ikişer üçer her motoru tek tek indiriyoruz yavaş yavaş frenleterek.

Düşmek kalkmak çok sorun değil de herhangi bir engel olmayan yan taraf şöyle olunca insanın içi bi anacıııım oluyo..

 

 

 

Bu resım kucultulmustur.Gercek boyuta donmek ıcın tıklayın.480×640.
Yokuşun dikliğini anlatmak için şu resim işe yarayabilir.
Selim’in duruşuna dikkat edin, yerdeki bir kayaya basıyor kaymamak için.

Kayaları kırarak açılan yol bu kadar olur. Haliyle dar ve yokuş aşağı olmasının yanısıra uçuruma doğru da meyilli.

Oradayken farketmemiştim, şimdi fotoğraflara bakarken gördüm.
Bizim Hollandalının motorunun tekerine bakın nerde duruyo.
Manyaa bak. uçucak aşşaa..

Bu yokuşa girerken saat 18 idi.
Herkes teker teker indirilip düze vardığımızda saat 20 ye gelmek üzereydi.
Düşünün ne eziyet çektik orada.

Düzlüğe geldik oh be diye basıyoruz gaza..
Ama çok sevinmeyelim bi 500 metre sonra ikinci kabus başlıyo..

Artık hava kararmak üzere..

Şu yokuş bizi bitirdi. Ne güç kaldı ne moral. Düşmeyen yok. (Yalan, var : Aoky)

Şu son kaya tüneli geçince sanıyoruz ki işkence bitecek ve adam gibi yolla gidicez.

Nerdeee..

Hemen ilerde bu sefer benzer bir yolun tırmanışı çıkıyor önümüze.
Ve hava artık karardı.

Aoky basıp çıkıyor namussuz. Zaten o herşeyi yapıyor bizim 5 gömlek üstümüz.
BMW F800GS ‘i var, yükü çok az (Adam uluslararası ve uzun süreli geziyor ama benden 5 kat az eşyası var), boy 2 metre, profesyonel dalgıç, dana kadar ciğeri var v.s. adam iyi olacak tabii.

Bir iki kişiyi daha kurtarıyoruz ittir kaktır.
Tabii bu çıkanlar kötü yolu daha kötü hale getirip öyle çıkıyorlar. Geride iyice çukurlaşmış gevşek zemin bırakarak.

Sıra bana geldi.
Bi kaptırdım bi yere kadar çıktım, hooopp patinaj ve batış. Bas geri.

Birkaç deneme.. artık motoru dengede tutacak bile kuvvetim kalmamış halde. Bittim ben.
Çıkamıyorum, havada zifiri karanlık.

Kurtuluşu Aoky’de buldum. Babacım sevabına şu motoru yukarı bi atıversene ne olur dedim. Atladı benim motora verdi gazı. hayvan bu adam.. motor böğürüyo, sağa yatıyo bizim 2 metrelik basıyo bacağı kaldırıyo, motor sola yatıyo basıyo bacağı kaldırıyo, bağırta bağırta çıkardı motorumu yukarı.
Yukarıda motorun dilinin dışarı sarktığını gördüm yeminle

Bizde izliyoruz. Döndüm bizimkilere “sizce ben bu hareketleri yaparak bu şekil çıkarabilirmiydim” dedim, kimse evet demedi

Sonra sıradakileri hep beraber ittire ittire zor bela çıkardık.

Buraların resmi yok, kimse elini kaldıramıyodu ki çeksin. zaten zifiri karanlık.

Bir süre daha bunlara göre iyi yoldan giderek medeniyete vardık.

Gittiğmiz yer Pozantı. Orada bizi bir grup arkadaş bekliyor, baba bi restoranda. Yemek yiycez.

Restorana vardığımızda saat 23. Ölüyoruz artık.. Yorgunluk ve açlıktan.

Neyseki soframız keyfimizi artıracak kalitede. Nefis et yemeklerini adeta yuttuk.

Şİmdi siz sanıyosunuzki gün bitti artık yatarlar.. Nerdeee

Yemekten kalktıktan sonra “o saatte yapılması şart olan” benzin ikmali için benzinci arıyoruz.
Benzinci 30 km ileride dediler. Gecenin o saatinde bu kadar kamyon Tır ne yapıyosa orda berbat bir trafik eşliğinde benzinciye basıyoruz (o kadar yorgunluk ve yemeğin üstüne)

Sorduğumuz hiçbir benzincide benzin yok! sadece mazot satıyolar.
Neresi burası Türkiyede böyle yerlerde mi varmış. Benzin yok resmen.
10-20 km gittik geldik aranıyoruz. Neyse birinde bulduk. Bu arada saat 01:30 civarı

Ne güzel dimi? çok eğleniyoruz.

Daha durun, bunu bi de konaklayacak yere gitmesi var.
Yahu şuraya çadırı atıverelim uyuyalım işte demek yok. İlla oraya gidicez. Saat 3 te olsa.

Basıyoruz o geldiğimiz 50 km yolu geri gidiyoruz ve konaklanacak yere varıyoruz.

Bilmem kim abinin Alabalık tesisi.
Resim mesim yok.. zaten geberiyoruz yorgunluktan.. Saat olmuş 2 küsür.

Gene kendime bir baraka bulup uyku tulumuyla yatıyorum.
(Hala çadırım yok farkındamısınız, bakalım yarın nereyi bulucam yatmaya)

4.gün : 04.08.2009
Dün gece (daha doğru deyişle bu sabah) 03.00 civarları uyumamıza rağmen 08.00 gibi kalktık.
Yarı baygın halde geldiğimiz yeri gündüz gözüyle gördüm. Fena değilmiş.
Gece içinde uyku tulumu serip uyuduğum bölüm ;

Bir ailenin işlettiği tesiste güzel bir kahvaltı yaptık.

Diğer arkadaşlar da çadır kurmayla uğraşamamış belli ki, biyerler bulup uyumuşlar açıkta.

Herzamanki sabah tempomuzdayız, sallana sallana..

Saat 10:30 gibi ilk grup çıktık. (bir grup hala orda)

Asfalt yoldan tırmanmaya başladık.

Nefis manzaralar. Şu karşıdaki zigzag yola bakarmısınız..
Yok, biz ordan geçmedik ama hadi şuraya çıkalım diyip düşünmedik değil.
Neyse rotayı bozmayalım deyip devam ettik.

İleride bir yayla yerleşimine rasladık.

Arkadaşları burada bekleyelim dedik, indik aşağı, insanların yanına.

Sıcak insanlar, soyunduk, muhabbete girdik.
Nasılsa diğer arkadaşlar gelene kadar bekleyeceğiz.

Bizim Aoky bir tente altı bulmuş, dinleniyor.

Ben de gidip çocuklarla tanışayım

Bitanesini gözüme kestirip dalıyorum güreşe..

Bitirdim herifi, ben yendim olm.

 

 

 

Bu resım kucultulmustur.Gercek boyuta donmek ıcın tıklayın.480×640.
Çocukların motorlara binmelerine izin veriyoruz. Ama tam korumalı

Hemen orada çıkan su buz gibi ve içilebiliyor.
Gidip inceliyorum.

 

 

 

Bu resım kucultulmustur.Gercek boyuta donmek ıcın tıklayın.480×640.
Dur bi el atalım sevaptır..
 

 

 

Bu resım kucultulmustur.Gercek boyuta donmek ıcın tıklayın.480×640.
Onlar da bu sıcaklığımıza karşılık bize el yapımı ayran yapıyolar.
Hemen orda suyu alıyor, yanındaki yoğurdu içine atıyor, şakur şukur sallıyor. Buyrun Ayran.

Diğer grup hala yok.
Gidip Aoky ile uğraşalım bari.

Aha çaylarımız da geldi

Diğer ekip hala ortalarda yok.

Selim’in dün kırılan yan ayağını tamir ettireceklerdi.
Motordan inemiyor başka türlü, ya bir ağaç bulup yaslayacak yada duvara.

12 gibi geldiler ve yola devam ettik.

Hedef Karagöl.
Şu meşhur, dünyada hiçbir yerde eşi olmayan kurbaaların yaşadığı, capon turistlerin bile gelip inceleme yaptığı göl.

Zirveye tırmanmaya çalışıyoruz. Göl zirvenin hemen arkasında aşağıda.
Sırf o gölü görecek ve bu yolu geri ineceğiz. Manyaaz biz.

Neyse çıkıyoruz. Tepeden bakıyoruz. Buyrunuz Karagöl

Karagöl’e inen bir yol mevcut. Ama acaip dik ve yumuşak malzeme, taşlı.
İnmeye gözümüz yemiyor, çıkamayız diyoruz.

Bir kişi ben inicem diyor. Tahmin edin kim; Aoky (Ali)

Gölün yanında minicik gördüğünüz çadır ve birkaç kişi var (dağcı). Tabii çok uzaktalar.
Bizim Aoky inmeye başladı, arka fren basılı kaydıra kaydıra.. Yahu nasıl geri çıkacak bu?

İniyor, bakınız sağ köşede, virajda.

İndi, düzlükte gidiyor çadıra doğru.

Biz yukarıdan seyrediyoruz.

Muratın kamerasında da ne zoom varmış yahu. Alın çadırdakiler yakından.
Aoky varmak üzere. Muhtemelen çok şaşıracak ordakiler.

Uzaktan neler oluyor göremedim ama bir süre sonra dönmeye başladı bizim Ali!

Tırmanışa geçti, ha gayret, pis viraj, çok dik ve 90 derece dönüş.

Tek seferde dönemedi, durmak zorunda kaldı.

Biraz geri bırakıp tekrar deniyor.

Tamam adam ve motoru çok iyi am imkansızı da beklemeyelim.
Arkadaşlar destek olmaya gidiyor.

İlk hareketini sağlattılar ve Aoky yardırmaya başladı.

Tepeye yanımıza varmak üzere ama en pis kısımda, çok patinaj ediyor.

ve bi yerde tıkanıyor artık. Duruyor.

Son bir takviye ile yanımıza çıkıyor.

İyi ki bizlerden birileri bi delilik yapıp inmemiş. Akşam ederdik burda.

Resimleri karıştırırken gördüm, hoşuma gitti sizinle de paylaşayım;
Murat oturmuş tepede bizim gelişimizi çekmiş saniye saniye.
Nasılsa burdan bana bi ekmek çıkar demiş, çıkmış ta.
Bir dağ çıkış fotoromanı :

O benim

Karagöl maceramızın ardından inişe geçtik.
Çıkarken gördüğümüz birkaç yol/patikayı denemek düşüncesindeyiz.

Giriyoruz yola. Yoldan ziyade eski yol diyelim. Otlar bürümüş, taşlar kapatmış v.s.
Motorlarla aralardan gidiyrouz ufak ufak.
Yol daralmaya başlıyor ve ardından tek kişilik yürüme yoluna, patikaya dönüyor.
Sağ taraf ise her zamanki gibi uçurum.

Tamam burası artık bir yol değil, bunda hemfikiriz ama bu şekilde de olsa devam edemezmiyiz acaba?

Keşif kolu yürüyerek ileriye bakmaya gidiyor.

Haberler olumsuz.
Yol ilerde tamamen kayboluyor. Akmış uçuruma.

Sanki alternatif üretebilecekmişiz gibi konuşuyoruz.
Pervane taksak ya da paraşütle falan..

Şimdi bu konvoy nasıl dönecek.

Herkes kendi etrafında döndürecek ve ters sıra geri çıkıcaz.

En öndeki Muratı çeviriyolar

Arkasındaki ben de artizim ya, kendim çeviririm olm diyor taşların arasında motoru kendi başıma çevirmeye çalışırken tutamıyor hoop bırakıveriyorum yana.

Sonra da çakılmasın kimse farketmesin diye öyle oturma için yatırdım pozuna giriyor etrafı seyrediyorum.
Yok bişi..

Not: Bu salak yatışta bir taşa ters gelen egsozumun bağlantı yeri kırılyor.
Burayı da gene muhterem Aoky’nin çantasındaki çelik kelepçe(*) ile bağlayıp hallediyoruz.

(*) Çelikten halka şeklinde tornavida ile çevirerek sıkıştırılan kelepçelerden. büyük boy.

Aoky öğretisi, önemli gereçler:
hatırlayalım ;

1- 20×20 çelik levha, yan ayak altı için
2- çelik yapıştırıcı
3- çelik kelepçe büyük boylardan farklı ebatlarda.

Patikadan geri çıkıp başka bela aramak üzere yola devam ediyoruz.
Aşağı indiğimizde bir yerleşimde kahvede mola veriyoruz.

Şimdi adını hatırlayamadığım buranın kirazı meşhurmuş. Tüm üreticiler anlaşmalı imiş ve ürünleri direk yurtdışına gidiyomuş.
Kirazlar kafam kadar. Nasıl güzel nasıl büyük nasıl etli.

Sağolsunlar bize de ikram ettiler, getirdiler bir tepsi koydular ortaya.

Yerel halk ile bir taraftan sohbetederken bir taraftan aradığımız zirveleri soruyoruz.

Yazıgöl adında bir göl varmış. Göçekler de bulunurmuş orda. Aldık tarifi.
Tamamdır, hadi gidelim.

(Yahu ne çok kiraz yedim, bozmasam mideyi)

Epeyce dik rampalar çıkıyoruz, bol virajlı.

Bu çıkış boyunca grupta kopmalar oldu.
Sürekli yokuş çıkıldığı için birileri düşmediği sürece durmuyosun ve yürüyosun.
Durursan kalkmak sorun çünkü. Bir sorun görmedikçe arkandaki ile aran açıldı diye yavaşlamıyosun. İlerde beklerim diyosun.

Bu sebeple arkadaki grup ile bir ara iletişimimiz kayboldu.
Bir düzlükte (ve sapakta) bekle bekle gelen yok. Telsiz anansu yapıyoruz cevap yok.
Bir grup ta bizden ileride onlar duyuyor zor bela. Bekleyin diyoruz ok alıyoruz. Onlar orda biz burda bekliyoruz.
Düşmüşlerdir yorulmuşlardır bekleyelim deyip bir süre daha bekledikten sonra artık iyice merak edip Cem ile Mehmet yüklerini boşaltıyorlar ve geri inişe geçiyorlar.

Henüz 3-4 km gitmeden ufukta tozlarını görüyor ve ger idönmeleri için anons ediyorum. Bizimkilerle beraber arka grup geliyor.
Ufuk yok. Meğer İstanbuldan telefon gelmiş, şantiyede sorun çıkmış onunla uzun uzun uğraşmışlar sonunda çözüm bulamayınca Ufuk İstanbul’a dönmeye karar vermiş. (Murat ile beraberler)
Eşyaları paylaşmışlar, onu yolcu etmişler. ondan gecikmişler.
Ufuk giderken bana şişme yatağını bırakmış, koççum benim.

Rahatlayıp devam ediyoruz. Bir süre düzlük yollar.
Bize asfalt gibi geliyor. kalkıyoruz ayağa basıyoruz gaza, hendeklerden uçarak geçiyoruz. Onca araziden sonra bu toprak yol bize asfalt geliyo

Bir süre daha çok zorlu olmayan yollardan gittikten sonra hedefe varıyoruz.
ve saat 19.30 civarı. Oh be kaç gündür nihayet gece yarılarına kadar sürmek zorunda kalmadık.
Hava kararmadan durduk.

Yazıgöl’ün hemen yanındaki düzlüğe yayılıyoruz. Biraz ilerde göçekler var. Çok yaklaşmıyoruz, rahatsız etmeyelim.

Eşyaları boşaltmaya başlayıp, yanımıza gelen göçeklerle laflıyoruz bir yandan.

Herkes çadırlarını kuruyor, ben bi ona bi buna yardım ediyorum.
Biliyorsunuz çadırım yok. Bu gece ne halt edicem.
Yalakalık yapıyorum biri çadırında yer versin diye.

Arkadaşlarda ..nelik olsun diye yok diyo.
Kaldım açıkta.

En acınası küçük emrah pozuma bürünüp “benim hiç çadırım olmadı amca” diye dudaklarımı titrettiğimde Murat, Ufuk’tan boşalan çadırındaki 2. kişi yerini vermeye razı oldu. Sağolsun.
O akşamdan sonra her gece onun çadırında kaldım. Çok şey yaşadık

Çadır kurma işi bitince hava da karardı artık. Ve anında serinlik başladı.

Ateş yakacağız da odun mu var.
3000 küsür irtifadayız, hatırlatırım 2000 den sonra ağaç yok.

Göçeklere gidip odun istesek eminim bizi vururlar. Onlar için çok değerli, tee aşağıdan getiriyolar.

Etrafta oduna benzeyen bişi yok, çalı çırpı dahi.
Ne yakıcaz.

Eşyalarımızı karıştırıp ne bulabildiysek minik bir ateş yaktık.

Aoky okuduğu kitabın okunmuş sayfalarını yırtıp atmaya başladı..

Bizde kitap ne gezer, Dr.Oktay da karşılık olarak kullanılmış çamaşırını attı ateşe. iğrenç insan

Kısa bir süre yanan ateşbaşı muhabbetimiz soğuk sebebi ile erken bitti.

Yanımda getirdiğim onlarca konserve ve kamp gereçlerini ilk kez burada kullandım.
Boşuna taşımışım onca konserveyi.. Yanımda olmasaydı aşağıdayken iki sandviç alırdım biterdi.
Tecrübe edindim, gerek yokmuş.

Yattık uyuduk.
Horlamamdan Murat uyuyabildimi bilmiyorum, ama sonuna kadar birşey demedi vefalı dostum.

5.gün : 05.08.2009

Osman 05.20 gibi kalmış güneşin doğuşunu seyrediyo, resmediyo.

[

06.00 da artık güneş doğmuş iyice

Çadırından kafayı uzatan Dr.Oktay güzel bir görüntü keşfetmiş çekiyo. Neyimi?

Gölün karşısındaki sürüyü

06.30 gibi bende kalktım. Eşyalarıma bakıyorum.

Bu sabah niyetim eşyalarımı elden geçirmek.
5.gündeyiz, artık ne lazım ne değil biraz daha ustalaştım.
Bütün eşyalarımı dağıtıp gereksizleri ayıracak, medeniyete indiğimizde eve postalayacağım.

Bu lazım olur, bu değil (debriyaj balatamı da lazım değil kısmına koydum) diye ayırıyorum.

Bir çantayı gönderilecekler diye ayırdım, koca bir çanta oldu. Yuh bana, bu kadar gereksiz malzemeyi 5 gündür taşıyorum dağ tepe.

Herkes çadırında kahvaltısını ediyor.

Bu arada koyun sürüsü karşımızda bize görsel şölen sunuyor

08.30 gibi toparlanmış idik

Etrafta çöp bırakmadığımızda emin olup hareket ediyoruz

Eşyalarımı ayırırken 90 cm genişliğinde arkamda taşıdığım katlanır koltuğumu, yanımıza bisikletle gelen göçek çocuğa bıraktım.
Güle güle kullansın.
4 gündür ilk kez dün gece kullandım ve olmasaydı da olurdu. Artık ondan da kurtuldum oh be.
(Bu tür geziye giderken yanınıza katlanır koltuk almayınız, kıçınıza biraz diken batsın bişi olmaz)

Yayladan aşağılara doğru devam ediyoruz. Geldiğimiz yerden değil, devamını yapıyoruz.

Zirvelerden şöyle bakmak acaip keyifli.
Bütün dağların üstündeymişim gibi..

Şu aşağı platoda yılan gibi uzanan yol var ya, hah ordan geçicez. yuppiiii
Tabii o platoya inene kadar epeyce terliycez.

Terliycez dedim aklıma geldi, orada öyle durmuş manzara seyrediyorken arkadan bir traktör geldi, romörkünde kar dolu.
Zirveden alıyolar karı, aşağıda ne yapıyolarsa, götürüyolar.
Hijyen falan hakgetire..

Bizde sıcaklamışız bi parça alıveriyoruz arkadan. (yemişim hijyeni)

Köpeğin kemik kemirmesi gibi, kemiriyoruz buz gibi karı.
Kokuyu alan geldi, aldılar elimden kemiğimi.. ay.. buzumu..

Traktörü daha fazla bekletmeden bizde yürüdük.

Taşlı, kayalı dik inişlerden kaya kaya vukuatsız (az vukuatlı) indik.
Resim çekmemişiz, yusuftan fırsat kalmamış.

O platoyu nasıl geçtik tahmin edersiniz, uçarak
Ya resim çekmemişiz ya da ben bulamıyorum.

Nihayet 2000 li rakımlara indik ve etraf ağaçlanmaya başladı.

Yol üstündeki çeşmelerde soluklanıyoruz.

Bugün elimizde belli bir rota yok. varış yeri var. Oraya doğru yol bulmaya çalışıyoruz.
Çatallarda grup bekliyor, ben ve Ali (aoky) bir yolu deniyor telsizle bilgi veriyoruz.

Ana! bi arayı atlamışım..
Biraz geri sarıyoruz…

Yayladan ve platodan Çamlıyayla’ya iniyoruz.
Benzin ikmali ve sürücü dış yıkama yaptırdıktan sonra birikmiş tamirat işlerini yaptırıyoruz.

Herkes incik bincik biyerlerini tamir ettiriyo. ben kırılan aynama bi çareler baktım bulamadım, vazgeçtim.

Aoky kırılan yan çanta demirini kaynatıyo. Kendisi profesyonel dalgıç ve sualtı kaynakçısı olduğundan kendim yapayım dedi.

Tamirat işleri bitince yemek yiyelim dedik.

Ardından postaneye gidip fazlalıkları evler postaladık.

Benim koca çanta 12,5 kg gelmişti ve 11 TL ödedim.
Kocaman bir hacimden kurtulmanın keyfini yaşıyorum.

O sırada bir makam arabasıyla biri geldi, Belediye başkanıymış.

Sağolsun ilgi alaka gösterdi, ayaküstü sohbet ettik. Kimiz neyiz nerden nereye gidiyoruz v.s.

Etrafındaki adamlarda bi sağa bi sola koşuşturuyo resim çekiyo.

(daha sonra yerel gazetede bizi haber yapmışlar)

Biraz etrafı dolaştık. Ben bir nalburdan Aoky’den öğrendiğim çelik kelepçelerden aldım. Lazım olabilir.

Yukarıda traktör romörküyle getirilen karın ne işe yaradığını gördük.
Buyrun üstüne biraz meyve şerbeti, ye gitsin serin serin kar.

Araya bir bölüm aldıktan sonra demin anlattığım kısma dönüyoruz.
Sar Uğur’cum.. oynat..

Ormanlık alanda hedefimize doğru yollar arıyoruz, giriyoruz çıkıyoruz.
Kah yol tıkanıyor, kah bu yol diğer tarafa doğru gidiyo yahu diyip dönüyoruz.

Çok keyifli yollar, manzara muhteşem..

Neşe içinde nefis oksijeni soluyoruz.. özlemişiz 3000 metredeki az oksiyenden sonra buranın çam kokulu oksiyenini..

Bi yollar katettik ve saat 16.00 yi geçmiş halde.

karşıdan gelen aracı durdurup etrafı soruyoruz, bu yol nereye gider şu yol nereye..

Bize kendisinin geldiği tarafı tavsiye ediyor. 20 km kadar sonra bir dere varmış çok güzelmiş. İlla gidin diyo.
e hadi o zaman..

Çam kozalakları dolu yollardan inerek derenin yanına varıyoruz.

Dereden yukarıdayız, bir köprü ile karşıya geçiliyor. Köprüde duruyoruz.

Çok güzel, şırıl şırıl akan, etrafı yüksek kayalıklarla çevrili nefis bi yer..

 

 

 

Bu resım kucultulmustur.Gercek boyuta donmek ıcın tıklayın.480×640.
 

 

 

Bu resım kucultulmustur.Gercek boyuta donmek ıcın tıklayın.480×640.
Orada gördüğümüz bir yerliden bu yolun 100 metre sonra kapalı olduğunu öğrendik.
Saat 18.00 i geçmiş olduğunundan aynı yolu geri dönüp yeni yollar arayacak vakit kalmadığından burada kamp atmaya karar verdik.
Yaşasınnn..

Nereye yerleşelim diye etrafa bakınıyoruz. Dereye inecek yerler bakıyoruz.

Biraz ileride bir yapı var. Ne idüğü belirsiz.

Gözatıyoruz, kapısı penceresi açık, içerisi boş, sahipsiz bir yer. Ne binası ise..

Oraya ve etrafına yerleşmeye karar veriyoruz.
Ne güzel masası bile var. Ordan dereye inişte var.
Sanki bizim için yapılmış. Otelden lüks.

 

 

 

Bu resım kucultulmustur.Gercek boyuta donmek ıcın tıklayın.480×640.
Evin içi pis kokuyor ve kimse yerleşmiyor.
Ama balkonları nefis.
Biz Murat’la çadırımızı üst balkona kuruyoruz. Alt balkonu da birileri alıyor, kalanlar dışarıda toprağa açıyor çadırını..

Hava kararmadan çadır ve yerleşim işini acele acele bitirip dereye koşuyoruz.

Kaç gündür toz-ter içindeki üstbaşımızı ve kendimizi yıkayacağız. Zira teke gibi kokuyoruz.

Sıvı sabunlarımızla hem çamaşır yıkadık hem kendimizi. Çok verimli değildi, birdahaki sefere kalıp sabun alacağım.

 

 

 

Bu resım kucultulmustur.Gercek boyuta donmek ıcın tıklayın.480×640.

Bazı arkadaşlar üstbaşını ayrı yıkamak yerine üstünde iken hem kendini hem çamaşırlarını yıkamayı tercih etti

Bu dere kampımız gezideki en güzel, en keyifli, en unutmayacak yeri oldu.

Çocuklar gibi oynaştık derede, hava kararana kadar.

Bazılarımız hala çadırını kurmamış, karanlıkta kuruyor.
Bir kısmımız da yemek olayına giriyor.
Nedense ben çoğunlukla ileri seviyelerde oluyorum, hızlıyım galiba.
Ben yemeğimi yerken onlar çadır kuruyor, ben yatarken yemek yiyolar gibi.. bi level ileride oynuyorum ben.

Yemek faslı bittikten sonra tekrar dereye indik.

Çakılların üstüne kamp ateşimizi yaktık. (yangına güvenli bölge)

 

 

 

Bu resım kucultulmustur.Gercek boyuta donmek ıcın tıklayın.480×640.
 
 

 

Bu resım kucultulmustur.Gercek boyuta donmek ıcın tıklayın.480×640.
Yıkanmanın verdiği rahatlık, tok karın, sessizlik, doğa ve kamp ateşinin verdiği atmosferde hüzünleniyorum. Karımı ve çocuklarımı çok özledim…

Bazılarımız yorgunlukta oracıkta uyuyakaldı..

 

 

 

Bu resım kucultulmustur.Gercek boyuta donmek ıcın tıklayın.480×640.
Güneş kadar parlak ayışığında..

Dereyi kendi huzurlu sakinliğiyle başbaşa bırakıp gittik yattık..

6.gün : 06.08.2009

Sabah 05.30 civarı kalkıyoruz.

Sabahları bu saatte kalktığımızı şu an resim kayıtlarından öğreniyorum. Genelde öğlene yakın hareket ettiğimizden hafızamda öyle erken kalktığımız falan kalmamış. Meğer ne erken kalkıyor ve ne çok oyalanıyormuşuz.. vay canına..

Etraf çamaşır dolu, kurumuş hepsi, güzel..

Duvara imzamızı da atıp

Toparlanıyoruz

Hareket etmeden önce havası inen tekerini şişiriyor Mehmet

Şu Aoky (Ali) komik adam yahu.
Namussuza bak benim motorun gagasına ne yapıştırdı.
Tee Çamlıyayla PTT sinden aldığı kağıdı gelmiş bana yapıştırmış..
Beni PTT motoru yaptı.. Hınzır..

Anı ağacında toplu resim çektiriyoruz.

Devam ediyoruz yukarılra doğru

Yükseldikçe çam kozalaklarıda azlıyor çamlarda..

Bir süre düz ve manzaralı yollardan gidiyoruz. Toroslara bakın… muhteşem..

Düz yollar bitiyor taşlı yollar başlıyor.
Bir çobana rastlıyor ve yolun doğruluğunu teyid ettiriyoruz.

Yolun çok bozuk olduğunu traktör ile anca çıkılabileceğini söylüyor.
E bizde farklı birşey beklemiyoruz ki, traktörüz biz zaten.

Tırmanmaya başlıyoruz.. koca koca taşlı ve gevşek malzemeli dik mi dik bir yol.
Virajlar da cabası..

Bir şeyi daha açayım; hani etrafımızda off-road yaparız, fena yokuşlar çıkarız ama belli bir mesafededir ya bu öyle değil. Bu bitmiyo kilometrelerce süren bir çıkıştan bahsediyorum. Artık bi düzelse de durup soluklansam diyosunuz kollarınız ve bacaklarınız ağrıdan koparken.

Önümde Cem arkamda Mehmet ve Ali var.

Kalkmışız ayağa böğüre böğüre tırmanıyoruz patinajla taşları ata ata.
Cem sağ izi kapmış gidiyo, sol taraf uçurum.
Bir an tökezledi, sağa yattı sola yattı gaz kesti yavaşladı ben arkasından yaklaşıyorum. Gazı kesemem durusam buradan bir daha kalkamam. Gazı kestiğim an güç kaybederim.
Hadi Cem hadi Cem gazla diye diye yaklaştım, baktım hızlanmıyo, yaradana sığınıp sol ize geçmeye çalıştım. Sağ izden sol ize geçişteki orta kısım hem çok gevşek hem yüksekçe.

Oradan sekip direk sol uçurumada uçmak var. O kadar kontrol edilemiyor bu şartlarda motor.
Neyse sol ize oturmayı başarıp Cem’in yanından gaz kesmeden geçtim. Geriye de bakamadım zaten kendi derdimden. Sonra o da toparlamış gerçi.

Bir türlü bitmeyen yokuş nihayet durulabilir eğime geldiğinde durdum. Cem, Mehmet ve Ali geldiler, onlar da durdular. Hepimiz nefes nefeseyiz. Nasıl bi yokuştu bu yahu dedik.

Yol aşağı yukarı şöyle bişi..

 

 

 

Bu resım kucultulmustur.Gercek boyuta donmek ıcın tıklayın.480×640.
Arkadakileri bekliyoruz görünürde yoklar. telsiz anonsu geldi. aşağıda ufak bir kaza olmuş.
hadi bakalım aşağı yürüyelim.

Ne olmuş orda..

Şükür ciddi bir sorun yok.
Olay şöyle olmuş;
Selim sol izden gidiyorken yavaşlamış, Dr.Mehmet arkasından yavaşlayamamış ve sağından geçerken yan çantaları çarpışmış.
Çarpmanın etkisi ile Selim biraz daha sola doğru savrulmuş. Neyse ki uçuruma uçmamış durmuş.

(Benim örnek gibi.. ama bizde yan çantalar yoktu. Geçmeden önce bunu hesaplamaları gerekirdi)

Selim’in sağ çantası dağılmış.

Dr.Mehmet’in sol çantası dağılmış. Sağ daha önce (1.gün) dağılmıştı zaten.

Neyse ortalığı toparlayıp ittirerek arkadaşları yukarı çıkardık. Herkes geldi, dinlendik.

Onca kayanın içinden yaşama başlanan şu minik çama bakarmısınız.
Çekilin çıkıcaaaamm diye bağırıyo resmen..
Bi minik su verip yanlız bıraktık.

 

 

 

Bu resım kucultulmustur.Gercek boyuta donmek ıcın tıklayın.480×640.
O berbat yokuştan sonra ilaç gibi gelen düz yollardan bir süre gittik.

Bir göçek yerleşimine geldik.

Şimdiye kadar ziyaret ettiğimiz göçeklerden en sıcakkanlısı bunlardı.
Üzülerek söylüyorum diğerlerinde hiç umduğum anadolu insanı sıcaklığı bulamamıştım. Eşeğine bindiğimiz göçekler 5 tl bile istemişti yarı şaka.

Tentelerinin altında soluklanıyoruz.

Yola bunla mı devam etsem acaba diyen Cem.

Sularımız bitti. Dr.Oktay son damlayı içiyor.

Göçeklerin de suyu bitmişmiş ufak kızları biraz önce almaya gitmiş, şimdi gelir ordan veririz dedilerse de kızcağız tee nereden taşıdığı suyu mu bitiricez olmaz deyip, kaynağın tarifini aldık. Giderken doldururuz diye.

Garip bir tarif idi, umarım buluruz.

Kıza bak ya, birkaç km. ilerideki kaynaktan bidonla su getiriyor ailesine. Ben bizim çocukları bakkala gönderemiyorum, asansörle inip 1 sokak karşıya geçecek. peh!

Yavrum Anadolu insanı elinde ne varsa ikram ediyor. (işte buna bayılıyorum)
Bisküvi ve çaylarımız geldi. Ayran da var.

Aoky Ali hayretle ve menuniyetle bakıyor.. Elindeki ayranı içerken.

 

 

 

Bu resım kucultulmustur.Gercek boyuta donmek ıcın tıklayın.480×640.
Biraz dinledip muhabbet ettikten sonra yola koyuluyoruz.
Zor bela anladığım su kaynağına girmek üzere sapıyorum, Ali’de arkamdan. Diğerleri sapmayıp sonra buluruz diye su almaktan vazgeçip devam ediyolar. Biz suyu alıp yetişicez.
Bakınıp durduk bi su kaynağı bulamadık, dolan dolan nihayet ufak bi derecik bulduk. İşte bu deyip şişeleri doldurduk. Ben iyice doyana kadar orda içtim.

(bunu anlattım ileride ne olacak bekleyin, bununla ilgili bi mevzu var)

Zirveler bitiyor

Artık platodayız, düz yollardan gidiyoruz.

Bazen 4.viteslere çıkıyoruz toprak yolda.
Önümüze çukur mu gelir diye endişe etmeden.
Amaaaan üstünden atlarız yaw.

Gördüğümüz göçeklere yolu soruyor, devam ediyoruz.

Ne çok çatal var. Her seferinde fal açıyoruz. bu mu şu mu?

Herkesin benzini azaldı.

Biliyorsunuz dünden beri medeniyete inmedik. Son kampımız derede idi ve oradan sonra da medeniyet görmedik.
Son doldurduğumuz benzinle iki gündür geziyoruz dolayısı ile herkesin benzini çok az.

KTM’i olan Dr.Oktay tamamen bitik. Son damlaları.
Kimse de benzin vermek taraftarı değil, herkes limitte.
Yanımızdaki benzin tankeri 1200 ADV Dr.Mehmet’e güveniyor ve soruyoruz durumun ne?
Bende tam doldurmamıştım ağırlık yapmasın diye demezmi. dövüyoduk.

Gene de ceza olsun diye ondan benzin çekip Dr.Oktay’a verdik. Nede olsa meslektaşlar.

Artık tereddütle bir an önce medeniyete varma düşüncesi ile hareket ediyoruz. Benzinler alarmda.

Acele de ediyoruz, sanki hızlı gidersek benzin az yanacak, benzinciye bir an önce varıcaz.

Nihayet bir Asfalta çıktığımızda ilk kez sevindim. Her zaman asfalttan ayrıldığımızda sevinirdim.

GPS ten kontroller yapıp asfalttan benzinciye gideceğiz. En azından artık asfalttayız, kalsakta bi araç geçer.

Bu arada durduğumuzda suyumdan biraz daha içiyorum.

Sonradan görüyorum ki şişenin içinde bişiler var!
Anaaa!
Kurbaa yavrularııııı… ıyyyyy… Hemde birsürü…
Derede içtiğimde ve demin içtiğimde Allah bilir kaç tanesini yuttum.
Anneciiimm.
İçimde büyüyüp Allien olacaklar ve karnımı yırtıp pençeleriyle çıkacaklar..

Kusamadım da..

Hemen oradan su alan Ali ye koştum “don’t drink! don’t drink! olm böcük var.”

Gösterdim ve sordum, henüz içmemiş, boşalttık.

Bi ben ölücem. Ali kurtardı..Allahım!

Asfalta çıktık ve artık benzinci bulma ümidi ile gidiyoruz, karnımda kurbaa yavruları ile.

Bir türlü benzinci yok, daha doğrusu yerleşim de yok.

Bi Doğan araba gördük durdurduk o da tüplü çıktı. yoksa benzin çekecektik döverek

Sor sor bir yerleşimlere geldik, ama benzinci yok.
Sorduk etrafa, şurda kapanmış bi benzinci var, arkasındaki eve gidin orda bidonla kaçak satıyo dediler.

Gittik tarif edilen yere teyze çıktı karşımıza, ne benzini benzin menzin yok gidin burdan diyo. Aksi mi aksi. Ne olduysa, bizi polisemi benzetti ne?

Yalvar yakar vermedi namussuz..

Bir sonraki tarife bastık, artık birilerimiz kaldı kalacak yolda.

Şükür son damlalarla bir benzinci bulduk, nerdeyse pompacıyı öpecektik.

Benzinleri doldurup, kırık çıkıklarımızı toparladık.
Ali tamamen biten arka lastiğini yedekteki lastiğiyle değiştirdi. Kendisi yaptı hemde. Biz ise bakıyoruz melun melun..

Topalanıp devam ettik. hedef Mut.

Mut’a vardığımızda saat 20.00 ye geliyodu. Ama orada konaklamayıp Ermenek’e gitmeye karar veriyoruz. (niyeyse)

Hava kararıyor, sevmediğim gece sürüşü ile devam ediyoruz.
Gene gerildim.. yahu şu gece sürüşünü sevmiyorum işte..
Gözüm karanlıkta iyi görmüyor, algım azalıyor, dolayısı ile korkuyorum ve korkulu motor kullanmak istemiyorum.
Asfaltta gidiyoruz tamam ama onunda ayrı derdi var. Etraf trafik. yavaş ta gitmiyoruz. Paso makas.

Saat 22.30 gibi Ermekete’yiz. Ara sor açık bir yer zor bulduk yemek yemeye.

Açlıktan ölmüşüz, hafif atıştırmalarla geçiştirmekten.
Hayvanlar gibi yiyoruz. Esnaf bayıldı bize

Yemekti, çaydı derken saat 23.30 oluyor.

Buraya böyle gece yarısı varmaya çalışmamızın amacı Cem’in bildiği çok güzel bir otel varmış ve sudan ucuzmuş.
Acaip lüks ve acaip ucuz olması sebebi ile orada kalalım diye yardırmışız.
Ancak geldik sorduk ki otel doluymuş, yarın festival varmış ve bütün devlet erkanı o oteldeymiş.

Konaklayacak yer bakıyoruz. Yer yok.

Lokantacı karayolları misafirhanesine bir bakmamızı öneriyor.
Ben ve Dr.mehmet oraya bakmaya kalkıyoruz, cepten arayıp durumu haber vericez.

Gittik, görevli ile konuştuk, yer bulduk. Ortak banyo ve WC var. Sıcak su var. geceliği 8 TL ye anlaştık.
Bizimkileri aradım hadi gelin diycem, demezlermi biz sizden sonra konuştuk ileride bir yer mesire yeri varmış orada çadır atıcaz, siz geri gelin.

Çantaları yukarı çıkarmışım, botumu açıp pişen ayaklarımı bir önce rahatlatmak ve sıcak bir duş alıp uyumak istiyorum.

Nerde çıktı şimdi bu macera fikri gecenin 24 ünde.

Saçmalayın abi siz gelin dediysemde ikna edemedim. O zaman siz gidin abi ben gelmiyorum, sabah erken kalkıp sizin oraya gelirim, diyip kalacakları yerin tarifini aldım, kapadım.

Dr.Mehmet ile soyunduk dökündük, WC ye ardından banyo ya girdik, sıcak su sistemi anında ısıtmalı türden. sıcak suyu açıyosun çat sigorta atıyo, mehmet kaldırıyo ben sıcak suyu açıyorum çat sigorta atıyo. hay anasıını. Bu saatte bu sorunu çözemeyiz boşver deyip soğuk su ile duşumuzu aldık.
Zaten dereden alışığız buz gibi suya.

Ardından yumuşak yatağa uzanmamız ile saniyesinde uyuduk.

 

 


 

 

 

 

 

7.gün : 07.08.2009
Sabah erken kalkıp (ulen ne rahat uyudum ha) Ermenek’e gittik, çevreyi şöyle bir dolaşıp bir berberde bir karış olmuş sakalımızı traş ettirdik.
Nasıl rahatladım, oh be.

Ardından bastık bizimkilerin kamp yaptığı yere geldik.

Güzel yer bulmuşlar kamp için ama gece saat 1 i bulmuş yerleşmeleri.
Ardından hemen yanlarındaki tarlada bir makine çalışmaya başlamış sabaha kadar uyutmamış.
Oh olsun

Otelde yatıp traş olan ……………………… çadırda yatıp traş olamayan

ehi ehi….
peşin satan ile veresiye satan gibi olmuşlar

Arkadaşların çadır toplamasını bekledik.

Biz kalktıktan sonra şehri gezdik, traş olduk, buraya kadar geldik. Bunlar hala toplanacak. yok abi çok ağırlar..

Çıktık yola, ana! bizim geldiğimiz yere döndük. Madem oraya gelecektiniz bizi niye buraya getirttiniz yahu dedik, pis pis güldüler..

Benzin ikmalimizi yapmak üzere durduk. O arada benim burnum kanadı (oluyor öyle bazen, sorun değil)

Yanımızda iki doktor var ya hemen olaya müdahale ettiler.
Yanlarında bi çanta dolusu tıbbi gereç var. Kullanmaya bayılıyolar

Ne yapıcan o şırıngayla?

Ben iğneden tırsarım olm, ne yapıcan onla..

Kalçadan mı?

Şükür değilmiş, sadece içindeki adrenalini bir beze zerketti.
O bezi burnuma tıkmaya başladı..

yahu yeter, beynime değdi olm, çek şunu..

Mesleğinizi özlediniz de bende mi tatmin oluyosunuz adiler..

Aha öteki de geldi. Gel sen de dürt biraz..

Psikopat bunlar..

Yok bu biraz daha şefkatli yaklaştı..

Şimdi daha iyiyim. Beynime değen bezi hala hissediyorum …

Benzinciden çıkışımız 10.30 u buldu. Güne gene geç başladık..
Bi gün de erken çıksak dişimi kırıcam..

Asfalttan giderek

Taşkent’e vardık.

Burada Öğlen yemeği yieceğiz. Meşhur sac kavurma.

Taşkent’te sac kavurmanın hakkını verdikten sonra devam ettik.

Bir süre asfalttan gittikten sonra bir sapaktan girdik. Ama o da ne, mıcır yola yeni asfalt dökmüşler, yol komple taze ıslak zift.

Bu kadar bol zift görmedim, su halinde resmen. Motorları mahvedeceğiz.
Yanlarından gitme şansı da yok. mecburen üstünden geçeceğiz. ve 4-5 km den az değil.

(Buralarda resim çekmemişiz. Farkettim ki son günlere doğru herkes resim çekmeyi bırakmaya başlamış, yeterli resim yok.)

Bazılarımız çok aldırmadan normal sürüşü tercih ederken ben bu illet zifti iyi bildiğimden çok yavaş gidiyorum. Durma seviyesinde.
Ama yol da bitmiyo ki böyle. Millet gitti ben en arkada kaldım mıy my gidiyorum.

Sabrımı sonunakadar zorlayıp olabildiğince yavaş geçtim o bölgeyi ama gene de motorun altı etrafı zift oldu. Lanet.. (Gavurca : Dam’n)

Ardından toprak yolla devam ettik, tekere yapışan ziftleri orada bertarafat ettik. yardır yardır..

Böyle gidiyoruz lay-lay-lom, biraz da tempolu..

O ara Aoky Ali önde.
Hafif taşlı engebeli bir yola geliyoruz.
önde bir romörklü traktör gidiyo yavaş yavaş.

Bizim Ali de onu sollayıp geçmek üzere girişimde bulunduğu anda traktör arkadakilerin farkında olmadığından bir çukurdan kurtarmak için aniden sol yapıyor. Ali de soluna girmiş o ara..

Ali de aniden sola kıvırıp yoldışına çıkıyor, Koca kayaların olduğu bir alana.. bam güm bir süre ayakta kalmaya çalıştıysa da koca kayalardan dolayı düşüyor sonunda.

Ali nin yaptığı ilk kaza oluyor bu. İyi olduğunu görünce gülüyoruz. Tamam şimdi kanka olduk işte diyoruz.

Alinin bacağında ufak bir çizik olmuş, onca korumaya rağmen. (iyiki sağlam giyiyordu)
112 ve genel cerrah doktorlarımız hemen olaya müdahale ediyor. Pansumanını yapıyorlar.

Traktördeki vatandaşlar da çok üzülüyor, çok özür diliyor. Allahın dağında hiç beklemiyordum ki arkamda birilerini. Birden çıkageldiniz diyor.
Onlar da haklı. Bizim Ali bu hareketi yapabileceklerini düşünememiş, keşke ciyak ciyak korna çalıp sonra girseydi.

Bu arada dağ keçileri Ali’ye “kayaya öyle çıkılmaz böyle çıkılır” diye nispet yapıyor.

Herkes ve herşey iyi olduğuna göre devam edelim diyor ve biraz ileride manzaramıza giren şu göle gidiyoruz.

Gölün olduğu yere inerken grup biraz kopuyor, aralıklar oluşuyor. Cem’in dediğini iyi duyamadığımdan göle girmeyip yola devam ediyorum, selim de yanımda. (gölde duracağımızı demiş duymadım)

Bir süre sonra gelen olmadığını görüp geri dönüyorum kimseyi göremiyorum, başka yola mı saptılar diye etrafta birkaç 10 km daha dolaştıktan sonra göle girdiklerini öğreniyor (nihayet telsizden ulaşabildiğim bir yerde) ve gölün yanına doğru gidiyorum.

Bizimkiler etrafa dağılmış halde, birileri gölün karşısında, birileri gölün kıyısında, birileri çimlere uzanmış.
Bunlar normal ama şu sanırım normal değil;

Ne olmuş orada diye gidiyorum bakıyorum. Herkes gülüyor.

Dr.Mehmet çimleri görünce gaza geliyor, yardırıyor göl kenarından doğru.

Diğerleri gölün karşısına yoldan geçerken bizim doktor açıkgöz ya, kesitirmeden çimlerden geçeyim diyor.
Ortasından akan gizli dereyi farketmemiş, üstü çim kaplı. hoooop gömülmüş
o kadar gömülene kadar da durmamış, ha geçtim ha geçicem diye gaz kesmemiş. ama orada artık balçığa saplanmış.

İttirerek çıkarmak mümkün değil, çok kuvvetli balçık bırakmıyor.
Oralardan ip bulduk çekiyoruz, bir cm. kıpırdamıyor. İnsan gücü yetmeyecek diyip araba getirtiyoruz (oradaki yerleşimden) o da yumuşak zeminden dolayı çok yanaşamıyor, uzaktan ipi bağlıyoruz onda da ip dayanmıyor, kopuyor.
(Bu arada o kullanılmış ip için 20 TL aldılar biliyomusunuz. Anadolu insanına ne olmuş böyle)

Burada gelişen olaylarla ilgili resimleri bulamıyorum, kimse çekmedi mi ne? çok olay oldu halbuki.

Neyse etraftan 2-3 genç daha geliyor, Ali’nin önderliğinde motoru önce yan yatırıyoruz, Yana bile yatmıyor ya zorla.
Tekerleri “clok” diye balçıktan çıkartıyoruz. Biraz çevirip tekerleri batmamış yere denk getirip kaldırıyor ve diğer yandanda hem iple tem iterek motoru kurtarıyoruz.

O arada yaşlı bir amca biza saydırıyo.. ne geziyosunuz burda, hayvanları korkutuyosunuz, çimleri mahvediyosunuz, gitsenize yolunuzdan diye..
Anaaaa.. rusyayamı düştük, ne bu insanların “biz buralarda yabancıları sevmeyiz dostum” durumu..
Amca kaza oldu işte biliyomuyduk bizde. çıkartıp gidicez işte diyor, ya sabır çekiyoruz.

Bu arada Cem’in motoruna talip var.

Aralrındaki aşkın uzun sürmeyeceğine ikna edip ayırıyoruz çiftleri..

Gölün çevresini dolaşıp biraz keyif yaptıktan sonra yola devam ediyoruz.

Yine yukarılardan geçiyoruz. Manzaralar nefis..

Bu fotoğrafı sırf şunu için çektim;
Bitki yapısına dikkat edin, yükseldikçe nasıl seyreliyor ve sonra çoraklaşıyor.
Nasıl renk değişimi oluyor bakarmısınız..

2000 metrelerden sonra ağaçlar kalmamaya başlıyor, böyle gezdikçe dikkat ettim, en güzel yeşillikleri 1500 mt. lerde gördüm.

Artık kimse pek resim çekmiyor..

Günü anlatacak resim bulamıyorum.
Bu dağları aşıp birkaç yerleşim geçtikten sonra asfalt ağırlıklı yol ile Güney sahile iniyoruz. İndiğimiz yeri hatırlamıyorum ama Alanya olabilir.

Toz pas içinde salaş haldeki bizler bu medeni dünyada garip görünüyoruz.

Bu dünya biza göre değil, orman adamı gibiyiz. Ne işimiz var Alanya da Antalyada..

Buralarda da grupta kopmalar oldu. Selim arkalarda kayboldu, artık insanlar gergin ve sıkkın.
Dağ macerası yaşamıyoruz zaten bugün, habire asfalttayız, dolayısı ile mutsuzuz.

Sabırlar zorlanıyor, kavşakta beklemeyen öndekine uyuz olan arkadakini beklerken uyuz olan öndeki..

Saat oldu 19.30 … yarım saat sonra hava kararacak ve bizim Antalya’lı grup ile buluşmayı planladığımız Sütçüler civarlarındaki buluşma yerine çok yolumuz var.

Selimi bekliyoruz tahminen 1-1,5 saat kadar. Yanlış yerden girmiş falan filan..

Gecikmenin ve sıkkınlığın verdiği sabırsızlıkla tempollu gidiyoruz. Arkamız yüklü, toz pas içinde, tırnaklı lastiklerle asfaltta zigzag yaparak uçan bir grup..

Sanırım çok küfür yedik.. Hissettim çünkü

Ve gene gece sürüşü yapıyoruz. Ve ben gene çok gerginim.
Yorgunluk, görememe, korku, endişe, bıkkınlık ve bitmeyen yol.

Saat 23.00 te buluşma yerine vardık. Bende keyif kalmamış halde.
Ben yarın sabah dönüyorum abi diyorum kendi kendime.. yeter yahu..

Oradaki arkadaşlara keyifsizliğimi belli etmemeye çalışarak hep beraber yemek yedik biraz sobet ettik. Çok otıramadım zira saat oldu 2 ve artık ayakta duramıyorum.

Gittim yattım.

 

 


 

 

 

 

 

8.gün : 08.08.2009
Sabah 07.30 civarı kalktım.
Bugün Cumartesi.

Dün akşamdan beri karar veremediğim durumu düşünüyorum.
Bugün dönüşe geçeyim mi yoksa bugün yapılacak Yazılı kanyon, köprülü kanyon gezilerine de katılıp yarın sabah mı çıkayım.
Ya da gündüz gezilerini yapıp yola gece mi çıkayım. ı-ııh bu hiç olmaz. O yorgunlukla 800 km daha gidemem.
Yarın (Pazar) sabahı çıkayım desem akşam 21-22 evde olurum, eşyaları boşalt yerleştir geç yat ve ertesi gün işe git hiç sevimli değil. Yorgunluktan geberiyorum zaten. 800 km yol var İstanbul’a.

En iyisi bugün çıkayım, akşam geç bile olsa evde olayım, yorgun argın eşyalarla uğraşmayayım öylece bırakayım. Pazar günü öğlene kadar yatıp iyice dinleneyim, sonrada eşyalarımı rahat rahat boşaltayım. Kişisel bakımlarımı yapayım ertesi güne zinde işe başlayayım. dedim.

En iyisi bu olacak bence.

Herkes hala uyuyor.. Kahvaltı faslında bile hala uyuyanlar vardı. Yok abi bunlar adamı öldürür. 08.30 da toparlanmaya başladım ve vedalaşıp 9 da yola çıktım. (bazıları yeni uyanıyordu)

Arkadaşlar kalmamı ısrar ettilerse de bahsettiğim dinlenme durumunu anlatınca ikna oldular.

(Laf aramızda gitmek istememdeki neden lerden biri de artık dağların bitmesi ve asfalt türü geziye dönüşmesi de oldu. Onun yerine dinleneyim daha iyi dedim.)

Eşyalarımı toplayıp son bir kontrol ediyorum ve tek başıma (yolu bilmeden) yola çıkıyorum.

Ana yola çıkana kadar Zümo abiden yardım alıyorum.
Tahmin edin nasıl geçti?
Ben bu Zümo’nun taa….

Geldiğimiz yola hiç benzemeyen, bazen bir kümes ile biten, bazen bir dere ile biten yollara sokup sokup duruyo.

Çok sinirlenmiyorum, nasılsa son günüm ve zamanım bol. Keyfime bakıyorum.
Zaten dolaşmak ta hoşuma gidiyor.

Garip köylerden patikalardan geçerek bir asfalta varıyorum (Zümo’ya rağmen)

Artık şehirlerarası yol, bak tabelaya git. zor değil.
Bir ara gene zümo ile tabela arasında kaldım, zümoya uydum pişman oldum. neyse ki yolu buldum.

Salak bu Zümo.

Öğlene doğru bir uyku bastırıyor anlatamam, gözlerim kapanıyor. Zaten monoton asfalt yol. Bir benzinliğe çekiyor orta yan ayağa alıyor ve motorun üstünde başımı ön çantaya koyarak uyuyuveriyorum. İçim geçmiş gitmişim.

Salyalarım aka aka uyandığımda yaklaşık 1 saat uyuduğumu anlıyorum. Ne yorukmuşuz be. pilimiz bitmiş.

Devam ediyorum keyifle. İncir satanların yanında durup incir alıyorum hemde bir kasa. arkaya bağlıyorum eve götüreyim.

Birazdan aynada garip hareketlilik görüyorum ne oluyor? ana incirler dökülüyo tek tek..
durup düzeltiyorum, poşete falan geçiriyorum kasayı.. İncirlerde azcık ezilmiş mi ne..

Isparta, Afyon, Kütahya geçiyorum, Tavşanlı tarafından gideyim diyorum. Domaniç üzerinden geçeyim, ara sıra gidip viraj yaptığımız yerler. dönerken o keyfide yaşayayım bari diyorum.

Tavşanlı bitiyor domaniç’e varmak üzereyim, virajlara yatıryorum yavrum yavrum. nasıl güzel yatıyorum ama kime hava atıcam, arkadaşlar da yok

aklımdan bunları geçirip gülümserken birden motor stop etti, debriyajı çekip akışına bıraktım. Bir yandan da marşa basıyorum, almıyor. Hala gidiyorum, marşa basıyorum almıyor. Durana kadar gideyim bari bu ıssız yerde kalmayayım diyorum. Debriyaj çekili bir süre daha akıyor ve nihayet bir yerde duruyor motor.

İnip bakıyorum sağına soluna birşey bulamıyorum. Marş basıyor ama çalışmıyor.
Aküyü de bitiricem böyle giderse. Birkaç telefon görüşmesi yapıp akıl soruyorum, kontrol ediyorum yok.

Bu arada eşyaları boşaltıyorum müdahale için. İncir kasasına bi bakıyorum cacık olmuş, yapış yapış. Komple atıyorum yandaki bahçeye. Gitti bi kasa incir. Hay kafama..

Sonra aklıma BE Zeki Duman geliyor, arıyorum. Herşeye çare kişi anında çözüm üretiyor. Domaniçteki bir tanıdığını tavsiye ediyor, irtibatlar kuruluyor.

Bir motorla iki kişi geliyor yanıma, iple bağlıyor ve benim motoru çekiyoruz. 1 km ileride imiş domaniç meğer.

Oradaki bir motor ustasına çekiyoruz, bakıyoruz ama o da birşey bulamıyor.

Teknik oto İbrahim aklıma geliyor, arıyorum.

Efsane İbrahim usta anında olayı irdeliyor, adım adım kontrollerini yapıyor (arızayı bulma yöntemi ve sıralamasına hayran kaldım) birkaç adım sonra arızayı buluyoruz.

Benzin pompası RÖLESİ.

Kıçı kırık rölenin yaptığına bak. pompayı çalıştırmıyor, benzin gitmiyor, motor çalışmıyor.

Orada röleyi bulamayacağımız için hemen yanındaki korna rölesini söküp, oraya takarak olayı çözdük. Artık kornam yok. olsun.

İbrahim ustaya, Zeki başkana ve orada bana yardımcı olan arkadaşlara müteşekkirim.

Yanınızda bulunması gereken şeyler kısmına ekleyiniz;

- Zeki Duman’ın telefonu
- Teknik oto İbrahim usta’nın telefonu

Oradan çıkıyor ve sorunu çözmüş olmanın keyfiyle eve varıyorum saat 21.00 civarı.

Evdekilerle biraz laflayıp uyuyakalıyorum koltukta.

 

 

 


 

 

 

 

 

İstatistiki bilgiler :
Cumartesi sabah çıkış – Cumartesi akşam dönüş olarak 8 gün
Toplam 2.913 km yapmışız.
Bunun ne kadarı toprak kesin hesap tutamadım ama yaklaşık 1.000 km olduğunu tahmin ediyorum.

Herkesin bütçesi farklı olabilir ama ben toplam 950 TL harcamışım (çoğu benzin)


Saatler :

01 Ağustos 2009 Cumartesi : (Sürüş : 11 saat, 735 km)

Maltepe’den çıkış : 08:10
TEM Opet’e varış : 08:35
TEM Opet’ten çıkış : 09:51
Ankara gişeler : 14:33 (398 km)
Aksaray : 20:00
Ihlara vadisi varış : 21:00 (735 km)


02 Ağustos 2009 Pazar :
(Sürüş : 14 saat, 237 km)

Ihlara Vadisi çıkış : 09:00
Kapuzbaşı Şelalesi : 23:10 (237 km)


03 Ağustos 2009 Pazartesi :
(Sürüş : 11 saat, 202 km)

Kapuzbaşı Şelalesi çıkış : 11:22
Pozantı yemek varış : 22:05 (174 km)
Madenköy konaklama varış : 01:47 (202 km)


04 Ağustos 2009 Salı :
(Sürüş : 9 saat, 101 km)

Madenköy çıkış : 10:05
Yazıgöl yayla kamp : 19:14 (101 km)

05 Ağustos 2009 Çarşamba : (Sürüş : 10,5 saat, 122 km)

Yazıgöl yayla kamp : 08:40
Dere kamp varış : 18:35 (122 km)

06 Ağustos 2009 Perşembe : (Sürüş : 15,5 saat, 335 km)

Dere kamp çıkış : 08:00
Ermenek karayolları misafirhanesi varış : 23:15 (335 km)

07 Ağustos 2009 Cuma : (Sürüş : 12 saat, 447 km)

Ermenek karayolları misafirhanesi çıkış : 07:00
Ermenek çıkış : 10:40
Yazılı kanyon varış : 22:00 (447 km)

08 Ağustos 2009 Cumartesi : (Sürüş : 12,5 saat, 616 km)

Yazılı kanyon çıkış : 09:00
Maltepe varış : 21:30 (616 km)

 

 

TransToros – 2009  
 
Kaynak :www.bozkirlaradogru.comAydın ATAGÜL
Maltepe – İstanbul
 

Yorum Yazmak ister misin ?

Yorumlari RSS Okuyucunuz ile takip edebilirsiniz. RSS ile Takip etmek icin TIKLAYINIZ

*
To prove you're a person (not a spam script), type the security word shown in the picture. Click on the picture to hear an audio file of the word.
Click to hear an audio file of the anti-spam word

Yazilarimiz E-Postaniza Gelsin

Ucretsiz Abone Olmak icin Lutfen E-Posta Adresinizi Giriniz:


Istanbul Hava Durumu